Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin son fıkrasında düzenlenen ortak hayatın yeniden kurulamaması boşanma sebebinin diğer ismi fiili veya eylemli ayrılıktır. Eylemli ayrılık ilkesine dayanan bu boşanma sebebini, kanun koyucu, fiilen sona ermiş evliliklerin zorla devam ettirilmesinin eşler ve toplum yönünden yararının kalmadığı görüşünden hareketle düzenlemiştir. Kanun hükmüyle, fiziksel ve duygusal olarak bütünüyle çökmüş olan evlilik birliğinin hukuki olarak da sonlandırılmasına imkan sağlamak amacı güdülmektedir. 

Ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için diğer boşanma sebepleri nedeniyle daha önce boşanma davası açılmış olması, mahkemenin bu davanın reddine ilişkin kararının kesinleşmiş olması, kararın kesinleşmesinden itibaren üç yıl geçmesi ve buna rağmen ortak hayatın yeniden kurulamaması şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Sayılan şartların tamamlanması halinde, kanun koyucu, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını karine olarak kabul etmiştir. Bu karine, temelden sarsılmaya ilişkindir ve bu karinenin aksi ispatlanamaz, yani kesin karinedir. Bu nedenle, şartların hepsi birlikte tamamlanmışsa hâkim evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığını ayrıca araştırmayacaktır. Ortak hayatın yeniden kurulamamasına ilişkin şartlar gerçekleşirse hâkim boşanmaya karar vermekle yükümlüdür. Yani, bu boşanma sebebinde şartlar sağlanmışsa hakimin takdir hakkı bulunmamaktadır. Aşağıda bu hükme göre karar verilebilmesinin şartlarını ayrı ayrı ele alacağız. 

1. Daha Önce Açılmış Bir Boşanma Davasının Reddine Dair Kararın Kesinleşmesi 

Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin son cümlesi çerçevesinde ilk koşul, daha önce açılmış bir boşanma davasının bulunması ve bu davanın reddedilmesi, ayrıca red kararının da kesinleşmesidir. Bu davanın hangi eş tarafından açıldığı önemli değildir. Reddedilen dava mahkemelerimizde açılan bir dava olabileceği gibi Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’da yer alan şartları taşıması kaydıysa yabancı mahkemelerde açılmış bir boşanma davası da olabilir. Ama bunun için yabancı mahkeme kartanınmasına dair Türk mahkemesi kararının kesinleşmiş olması gerekir, aksi takdirde yabancı mahkeme kararına dayanarak boşanma kararı verilemez. 

Eşlerden birisinin daha önce açtığı ve red ile sonuçlanan boşanma davası, diğer boşanma sebeplerinden herhangi birine dayanılarak açılmış olabilir. Daha önce açılan boşanma davasının hangi boşanma sebebine dayanılarak açıldığının, ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle açılacak olan boşanma davasına tesiri yoktur. Önemli olan, daha önce bir boşanma davası açılmış olması ve mahkemenin bu davanın reddine karar vermiş olmasıdır.238 Yetkisizlik ve görevsizlik kararları red hükmü olmadığı gibi maddi anlamda kesin hüküm de değillerdir. Bu nedenle, diğer boşanma sebelerine dayalı olarak açılan boşanma davasında mahkeme yetkisizlik yahut görevsizlik kararı vermiş ise bu karardan sonra üç yıl geçtiğinden bahisle ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma davası açılamayacaktır239. 

Daha önce reddedilen davanın boşanma davası olması zorunludur. Daha önce açılan ama retle sonuçlanan butlan davaları, evliliğin iptali davaları bu koşulu sağlamamaktadır. Yani butlan veya iptal davasının red kararı ile sonuçlanmasından sonra üç yıl geçmiş olsa da ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma davası açılamayacaktır; fakat, eşlerin diğer boşanma sebeplerine dayanarak boşanma davası açmalarına da engel bulunmamaktadır. Gene, dava niteliğinde olmayan işler de bu boşanma sebebinin unsurunu karşılamamaktadır. Örneğin; ortak konutu terk eden eşe çekilen eve dön ihtarı, delil tespiti kararı gibi. 

Yargıtay, davacının feragat beyanı nedeniyle reddedilmiş olan bir boşanma davasının da ortak hayatın kurulamaması nedeniyle açılacak boşanma davasına dayanak olabileceği görüşünü benimsemiştir. Buna göre daha evvel açılan boşanma davası, davacı eşin feragati nedeniyle reddedilmiş ise, bu red kararı da ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma davasına dayanak dava olabilir ve bu durumda üç yıllık süre feragat beyanının mahkemeye ulaştığı tarihte başlamaktadır. Feragatin tek taraflı, karşı tarafın kabulüne bağlı olmayan, iletilmesi ile sonuç doğuran bir irade beyanı olması nedeniyle, üç yıllık sürenin başlangıcında da davanın reddine dair kararın kesinleştiği tarih değil, feragat beyanının ulaştığı tarih esas alınmaktadır. Yargıtay kararlarında, feragatin mahkemeye ulaştığı ve açıklandığı tarihte kesin hüküm sonuçlarını doğurduğunu, feragat nedeniyle verilen kararın şeklen kesinleşmesini beklemeye gerek olmadığını, feragat açıklamasından itibaren üç yıldır bir araya gelmediği sabit olan eşlerin boşanmasına karar verilmesi gerektiğini karara bağlamıştır. Dural/Öğüz/Gümüş ise, Yargıtay’ın boşanma davasının feragatle sonuçlanması halinde de, feragat açıklamasından itibaren üç yıl geçtikten sonra ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma davası açılabileceğine ilişkin görüşüne karşı çıkmaktadır. Yazarlar, feragatin çoğu zaman boşanma sebebinin ortadan kalktığına delalet ettiğini yani af beyanına yakın bir durumu olduğunu, kanunun açılmış bir boşanma davasının reddi kararını aradığını ama feragatin esasa dair bir karar olmadığını ifade etmişlerdir. Hatemi ise, feragat beyanı üzerine verilen red kararının ikinci boşanma davasında sürenin başlangıcına dayanak alınması sebebiyle, bu durumun Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesnin son fıkrasına göre açılacak boşanma davasını olabildiğince erkene çekmek amacıyla kötüye kullanılabileceğini, bu nedenle üç yıllık sürenin başlangıcını red kararının kesinleşmesinden itibaren değil de “dava başlangıcında aranmış” olmasının daha isabetli olacağını söylemiştir. 

Gençcan ise Yargıtay’ın uygulamasının isabetli olduğuna dair görüş belirtmiştir. Kanaatimizce, kendi kusurundan yararlanmak isteyen eş, evlilik birliğinden kendisini sıyırabilmek için önceden bir boşanma davası açıp feragat ile bu davayı sonlandırdıktan sonra aradan üç yıl geçince bu boşanma sebebine dayanarak açacağı dava ile ispat zorluğu çekmeden evliliğini sonlandırabilir. Dolayısı ile bu durumun, hakkın kötüye kullanımına ve diğer eşin haksızlığa uğramasına neden olabileceğini düşünüyoruz. Öte yandan, kanunda geçen önceki davanın reddi ifadesinden, önceki davanın esastan görülerek şartları oluşmadığından yahut ispat edilemediğinden davanın reddi şeklinde anlaşılmasının kanunun amaçsal yorumuna daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Bu nedenlerle, önceki davanın feragat sebebiyle reddedilmesi halinde feragat beyanının üç yıllık sürenin başlangıcı olarak alınabileceğine dair görüşe katılamıyoruz. 

Önceki boşanma davasını açan eşin kusurlu olup olmadığının veya boşanma davasının haklı sebebe dayanıp dayanmadığının, ortak yaşamın yeniden kurulamaması nedeniyle açılacak boşanma davasında önemi yoktur. Tek başına tam kusurlu olan eş boşanma davasını açmışsa ve buna dayalı olarak dava reddedilmişse, üç sene sonra tam kusurlu eş yine de ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebine ilişkin dava açılabilir. Hatta önceki boşanma davası hiçbir sebep gerekçe gösterilmeksizin açılmış ve neticesinde dava reddedilmiş dahi olabilir. 

Bazı yazarlar, daha evvel açılan boşanma davasında hakimin ayrılık kararına hükmetmesinden sonra ortak hayatın kurulamaması halinde de Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin son fıkrasına dayanılarak boşanma davası açılabileceğini ileri sürmüştür ve bu şekilde bir yorum yapılmasının kanunun amaçsal yorumuna daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Ancak, Hatemi ve Serozan, kanun lafzında boşanma davasının reddinden bahsedildiğini, bu ifadenin geniş yorumlanamayacağını bu nedenle ayrılık kararının kesinleştiği tarihin üç yıllık sürenin başlangıcı olamayacağı görüşünü belirtmişlerdir250. Biz de, bu görüşe katılmaktayız. Ayrıca, daha evvel ayrılıklarına karar verilen fakat buna rağmen ortak hayatı kuramayan eşlerden her biri Türk Medeni Kanunu’nun 172. maddesinin ikinci fıkrası gereğince boşanma davası açma hakkına sahiptir. Türk Medeni Kanunu’nun 172. maddesinin üçüncü fıkrasında eşlerin açacakları boşanma davasında ayrılık sürecinde ortaya çıkan olayların yanında ilk davada ispatlanan olayların da gözönünde bulundurulacağı düzenlenmiştir. Buna göre, ayrıklarına karar verilen eşlerin dava açmak için üç yıl beklemelerinde pratik bir faydaları da bulunmamaktadır. 

2. Boşanma Davasının Reddi Kararının Kesinleştiği Tarihten Başlayarak Üç Yıl Boyunca Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması 

Daha önceden eşlerden biri tarafından açılan boşanma davasının reddine dair kararın kesinleşmesinden itibaren üç yıl geçmesine rağmen ortak hayatın yeniden kurulamaması gerekir. Daha evvel açılan boşanma davası Türkiye dışında bir ülkede görülmüş ise, üç yıllık sürenin başlangıcı yabancı mahkeme kararının Türkiye’de bulunan mahkemece tanındığına ilişkin ilamın kesinleşme tarihinden başlayacaktır. Keza, yabancı ülkelerde verilen mahkeme kararları, Türkiye’deki mahkemelerce tanınmadığı sürece Türk Hukuk düzeninde sonuç doğuramamaktadır. 

Üç yıllık süre, şartı dava şartı olduğundan hakim üç yıllık sürenin  başlayıp başlamadığını ve başlamış ise üç yılın dolup dolmadığını kendiliğinden  denetleyecektir. Bunun için, daha evvel diğer boşanma sebeplerine  dayanılarak açılan ve red ile sonuçlanan boşanma davası dosyasını bizzat  inceleyecektir. Bu nedenle hakim red kararına dair ilamın usulüne uygun olarak  kesinleşip kesinleşmediğini denetlemekle yükümlüdür. Öte yandan, önceki  boşanma ilamının kesinleşme şerhi belgesinin düzenlenip düzenlenmemesi üç  yıllık sürenin başlamasına etkili değildir. Önceki boşanma ilamının taraflara  usulüne uygun olarak tebliğ edilmiş olması ve tarafların süresinde karara karşı  kanun yolu başvurusu yapmamış olmaları yahut kanun yolu başvurusu  sonucunda ilk derece mahkemesinin red kararının onanmış olması yeterlidir. 

Üç yıl boyunca kesintisiz olarak ortak yaşamın kurulamaması gerekmektedir. Ortak yaşamın kurulduğundan bahsedebilmemiz için, eşlerin aile bütünlüğünü kapsayan tüm değerleri yaşatmak için bir arada bulunması gerekmektedir. Yani, ortak hayatın kurulduğundan bahsedebilmek için eşlerin 

evlilik birliğini devam ettirmek amacı ile bir araya gelmesi germektedir. Eşlerin üç sene içerisinde ara sıra görüşmeleri, çocuklarını görmek için veya çocukları ile ilgili konuları istişare edebilmek için bir araya gelmeleri, eşlerin gidecek bir yerinin ve gelirinin olmaması gibi zorunlu sebeplerle, ortak çocukların düğün hazırlıklarını yapabilmek için veya aile fertlerinin cenazesi sebebiyle bir süre aynı çatı altında yaşamış olmaları, ortak hayatın yeniden kurulduğu anlamına gelmeyeceği gibi, süreyi de kesmeyecektir. Ama, eşlerin, üç yıllık süre içerisinde bir kereye mahsus yahut bir süre karı koca ilişkisi ile aynı evde yaşamaları dava açılmasını engellemektedir. Zira bu durum evliliğin devam etmesi ihtimalinin sona ermediğini göstermektedir. Red kararının kesinleşmesinden sonra, eşlerden biri tarafından diğer eşe çekilen eve dönmesi ihtarı, eşin ihtara uymamış olması şartı ile, süreyi kesmemektedir. 

Kesintisizlik şartı, ilk açılan ve red kararı ile sonuçlanan boşanma ilamının kesinleşmesinden itibaren aranmaktadır. Önceki boşanma davasının reddi kararının kesinleşmesinden sonra eşlerin arasında bir süre ortak hayat kurulmuş ve daha sonra eşler tekrar ayrılmışlarsa bu ayrılıkları üç yıldan fazla sürmüş olsa bile ortak yaşamın kurulamaması nedeniyle boşanma davası açamayacaklardır. Eşler, red kararının kesinleşmesinden sonraki üç yıl boyunca hiç bir araya gelmemiş ve fakat üç yılın dolmasından sonra bir süreliğine ortak yaşamı kurmuş iseler gene bu sebebe dayanarak boşanma davası açma imkanını kaybedeceklerdir. Üç yıllık sürenin dolmuş olması yeterli olmayıp ortak hayatın kurulamaması halinin, bu sebebe dayalı boşanma davası tarihine kadar devam etmesi gerekmektedir.Keza, üç yıllık süre sadece asgari süreyi ifade etmektedir. 

Eşler arasında daha önce farklı tarihlerde açılıp reddedilen birden fazla boşanma davası varsa, davacı eş red ile sonuçlanan dilediği davayı üç yılın başlangıcı olarak gösterebilir. Yani, reddedilen davanın eşlerin açtığı son dava olması gerekmemektedir. Hatta, Gençcan, reddedilen ilk boşanma davasından sonra eşler başka boşanma davaları da açmışlarsa, bu durumun eşler arasında ortak hayatın kurulamadığına dair delil oluşturacağı görüşünü ileri sürmüştür. 

Ortak hayatın yeniden kurulmamasını eşlerin her ikisi de isteyebileceği gibi eşlerden birinden kaynaklanan isteksizlik nedeniyle de ortak hayat kurulamamış olabilir. Ortak hayatın neden kurulamadığının, bu davanın şartlarına bir tesiri yoktur. Ortak hayat, eşlerin her ikisinin de isteksizliğinden dolayı kurulamamış olabileceği gibi, eşlerden birinin kötüniyetinden dolayı yahut eşler halen birbirini seviyor olsa da meslekleri gereği bir arada yaşayamamaları nedeniyle de kurulamamış olabilir. Örneğin, eşlerden birinin, bitkisel hayata girmiş olması, esir düşmüş olması, mesleği gereği yurt dışında görevlendirilmiş olması, diğer eşi ortak konuttan kovması, bir başkası ile yaşıyor olması gibi nedenlerle ortak hayat kurulamamış olabilir. Yargıtay, kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl geçmiş ise her ne sebeple olursa olsun ortak hayatın kurulamamış olmasının yeterli olduğunu, tarafların kusur ispat etmesine gerek olmadığını kararlarında belirtmiştir. Zaten kanunun lafzında da “her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır” denilerek, ortak hayatın ne sebeple kurulamadığının mühim olmadığı vurgulanmıştır. 

Ortak hayatın kurulamamasının, eşlerin kendi kararından kaynaklanması yani iradi olması da şart değildir. Örneğin, eşlerden birinin kesinleşen mahkumiyet kararı ile yıllardır cezaevinde bulunması halinde, hükümlü eşin ortak konuta gidememesi kendi iradesinden kaynaklanmıyor ise de daha evvel açtığı boşanma davası reddedilen ve üç yıldır eşiyle ortak yaşam kuramadan yaşayan diğer eşin bu duruma katlanmak zorunda olduğu iddia edilememelidir. 

Her ne kadar hükümlü olan eş, yüz kızartıcı bir suçtan mahküm olmuşsa, aşağıda açıklanacağı üzere, diğer eş özel boşanma sebebine dayanarak dava açabilirse de, diğer suçlardan mahküm olanların eşleri açısından Türk Medeni Kanunu’nun 166 maddesinin son fıkrasında düzenlenen boşanma sebebi oldukça önem arz edecektir. Çünkü, eşi hükümlü olan diğer eşin, Türk Medeni Kanunu’nun 166 maddesinin birinci dayanarak açacağı boşanma davasında evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve davalının az da olsa kusurlu olduğunu ispat etmek zorunda olmasına rağmen eylemli ayrılık boşanma sebebinde bunları ispat etme zahmetine girmesine gerek bulunmamaktadır. 

Kılıçoğlu, mahkemelerin dosyayı karar çıkarma ve dosyanın kanun yolu incelemesinden dönme süresinin uzunluğu nedeniyle, üç yıllık sürenin fazla uzun olduğu eleştirisini getirmiştir. Öninceleme aşamasının tamamlanması, tanıkların dinlenmesi ve delillerin değerlendirmesi, davanın ıslah edilmesi üzerine dilekçe ve delil toplama sürecinin yeniden başlaması, dosyanın ikinci derece mahkemesine gönderilmesi orada değerlendirilmesi ve hatta gerekirse ikinci dereceme mahkemesinin yeniden duruşması açması ve nihayatinde ikinci derece mahkemesinin kararının temyiz edilerek dosyanın Yargıtay’a gönderilmesi ve dosyanın Yargıtay’dan dönmesinin beklenmesi neticesinde çekişmeli boşanma davalarının kesinleşmesi yaklaşık üç sene bazen daha fazla sürebilmektedir. İlk boşanma davasının açılmasından sonra kesinleşene kadar üç sene geçeceği, bu kararın kesinleşmesinden sonra üç sene daha beklenmesi gerektiği ve sonra Türk Medeni Kanunu’nun 166 maddesinin son fıkrasına dayanılarak açılacak boşanma davasının neticelenmesi için de üç sene geçebileceği dikkate alındığında, eşlerin boşanma süreci yaklaşık dokuz sene sürebilecektir. Bu nedenle, bizce de, aile birliğinin yeniden kurulmasını beklemek için belirlenen üç sene çok uzun bir süredir. Kaldı ki, tüm bu uzun süreçte aile birliğini kuramamış olan eşlerin üç yıl gibi uzun bir süre bekletilmesinde toplumsal fayda olmadığı gibi, boşanma gibi yıpratıcı bir süreçten sonra üç yıl boyunca eşlerin bir araya gelebileceğini ummak beyhude bir çabadır. Kanaatimizce, açılan ilk boşanma davasının reddine dair kararın kesinleşmesinden itibaren bir yıl ortak hayatın yeniden kurulamamış olması, amaca uygun bir süre olacaktır. 

3. Eşlerden Birinin İstemde Bulunması 

Yukarıda sözü edilen üç şartın gerçekleşmesi durumunda taraflardan her biri boşanma davası açabilir. Ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebine dayalı boşanma davasını açan eşin, bir önceki davanın davacısı ya da davalısı olması önemli olmadığı gibi önceki davayı açan eşin kusurlu olup olmadığı da önemli değildir. Hâkim, davayı açan eş bir önceki davanın davalısı da olsa, diğer eşe göre daha ağır kusurlu da olsa boşanma kararı vermelidir. Boşanma kararı için hakim, kusur incelemesi yapamayacağı gibi evlilik birliğinin temelinden sarsılıp sarsılmadığını evlilik birliğini devam ettirmelerinin eşlerden beklenebilir olup olmadığını da araştıramayacaktır. Kanun koyucu, red kararından sonra eşlerin üç yıl boyunca fiilen ayrı kalmış olmaları halinde evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını kesin karine olarak kabul etmiştir. 

Bu davada davacının veya davalının kusurunun önemli olmaması, bu boşanma davasında kusur değerlendirmesi yapılmayacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü hakim boşanmanın tazminat ve yoksulluk nafakasına dair sonuçlarını karara bağlarken eşlerin kusur durumunu dikkate almakla görevlidir. Yani ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma davasında, hakim boşanma talebi yönünden kusur durumunu dikkate almayacaktır, ama sadece boşanmanın feri sonuçları yönünden vereceği kararında eşlerin kusur durumunu göz önünde bulunduracaktır. 

Bu noktada dikkati çeken husus, boşanmaya sebep olan olaylarda kusurlu olan eşe prim veriliyor gibi bir durumun ortaya çıkmasıdır. Örneğin zina yapan eşin Türk Medeni Kanunu’nun 166 maddesinin birinci fıkrasına dayanarak açtığı dava, davalı eşin karşı tarafın daha kusurlu olduğuna dair itiraz hakkını kullanması neticesinde reddedilmesinden sonra, zina yapan eş üç yıl bekleyerek Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince dava açabilir ve boşanmayı elde edebilir. Bu nedenle yazarların çoğunluğu, bu boşanma sebebinde, kusurun davaya hiçbir etkisinin olmamasını eleştirmiştir. Hatemi/Serozan ise, red kararından sonra üç yıl geçmesine rağmen bir araya gelmeyen eşler ve toplum açısından evliliğin devamında bir fayda kalmadığından davacının kusuruna bakılmaksızın evliliğin sonlandırılabiliyor olmasını isabetli bulduğunu belirtmiştir. Bu boşanma sebebinde ağır ve tam kusurlu olan eşin, dava açarak kendisine menfaat sağladığına dair bir algı oluşsa da, bu fikre bizce katılmak mümkün değildir. Kimin ne kadar kusurlu olduğuna bakılmaksızın fiilen bitmiş sadece nüfus kaydı üzerinde kalmış bir evliliğin sadece evrak üzerinde devam ettirilmesi aile kurumunu yozlaştıracak ve toplumu oluşturan temel yapıyı bozacaktır. Bu da uzun vadede kültürel yozlaşmaya neden olacaktır. Yani, büyük resme bakıldığında ne denli isabetli bir boşanma sebebi düzenlemesi olduğu anlaşılmaktadır. Gene, bu boşanma sebebi ile kusursuz yahut daha az kusurlu olan eşin, ağır kusurlu olan eşten intikam almak için sonsuza kadar evliliği devam ettirmesinin de önüne geçilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasında daha az kusurulu olan eşin itiraz hakkı hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise davalının itiraz hakkını dinlenilmecektir ve boşanma davasının kabulüne karar verilmektedir. Fakat, hakimin itiraz hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığına dair isabetli bir değerlendirme yapamadığı tanık beyanları ile mahkemenin yanıltıldığı istisnai hallerde, anılan bu boşanma sebebi devamına karar verilen mutsuz bir evliliğin sonlandırabilmesi için boşanmak isteyen davacı eşe tanınmış bir fırsat niteliğindedir. 

Ortak hayatın yeniden kurulamamasına ilişkin açılan boşanma davasında davacı, boşanmaya ilişkin önceki davanın reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, üç yıllık sürenin geçmiş olduğunu, bu süre içerisinde eşlerin evlilik birliğini devam ettirme maksadı ile bir araya gelmediğini ve üç yıllık sürenin kesintisiz olarak ortaya çıktığını ispatlamakla yükümlüdür. Davalının ise davaya karşı koymak için elinde olan tek imkân, üç yıllık süre içerisinde evlilik birliğinin belli bir süre ya da sürekli olarak karı koca ilişkisi içerisinde devam ettiğini ispatlamasıdır. Aksi takdirde diğer şartların da varlığı halinde hâkim davayı kabul etmekle yükümlüdür. 

#

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir